Seçimlerdeki kayırmacılık bir alışverişten ibarettir. Vatandaş, yaklaşan seçimlerde siyasetçiyi destekleyeceğine söz verir ve siyasetçi de karşılığında vatandaşın arzuladığı, ancak hakkı olmayan bir şeyi sunar. Vatandaşın yaptığı ahlaksızdır, ancak siyasetçinin yaptığı da yasa dışıdır, çünkü başkalarının pahasına kayırmak istediği vatandaşa “hizmet etmeyen” kuralları çiğner. Dolayısıyla, kamu kaynaklarının dağıtımı adalet, eşitlik, liyakat ilkelerine veya ekonomik verimlilik ve kamu yararı amacına dayanmaz, aksine bir bireyin veya partinin siyasi gücünü artıracak şekilde yönlendirilir.
Müştericilik izole bir olgu olmaktan çıkıp, resmi ve kişisel olmayan kuralların yerini alan kendi gayri resmi kurallarını yaratacak kadar yaygınlaştığında, hukuk devleti bayağı, müşterici bir devlete dönüşür. Müşterici devlette, kamu kaynaklarına, devlet görevlerine ve ayrıcalıklara erişim yasal kurallarla değil, politikacılar veya devlet yetkilileri ile vatandaşlar veya baskı grupları arasındaki kişisel bağımlılık ilişkileri ağlarıyla düzenlenir. Başka bir deyişle, ikincisi birincisinin müşterisidir.
Müşteri ilişkilerine dayalı bir devlet yapısında, karşılıklı çıkar alışverişi (Yunanistan’da rousfeti olarak bilinir) temel işleyiş mekanizmasını oluşturur. İlişki organiktir, çünkü karşılıklı çıkar alışverişi, müşteri ilişkileri sisteminin yeniden üretildiği günlük uygulamayı oluşturur. Kurumsal prosedürlerin yerini alan ve hukuka aykırı bağımlılık bağları kurar.
Yunanistan’daki kamuoyu tartışmalarında, kayırmacılık genellikle ahlaki terimlerle veya siyasi sistemimizin kötü bir alışkanlığı, hukuk devletiyle yönetilen modern bir devletin kurumlarının işleyişine henüz tam olarak aşina olmamış, modern öncesi bir toplumun kalıntısı olarak ele alınmaktadır. Bu yorum yetersizdir. Birincisi, kayırmacılıkla mücadele ahlaki çağrılarla sınırlı kalamaz; devletin kişisel olmayan işleyişini güçlendiren ve kayırmacılığın ortaya çıktığı durumlarda kişisel takdiri sınırlayan kurumsal güvenceler gerektirir.
Tarihsel kökeni, kurumların zayıf ve devlet yönetiminin sınırlı güce sahip olduğu bir toplumda, 19. yüzyılda Yunan devletinin oluşumuna dayanmaktadır. Bu bağlamda, siyasi arabuluculuk, kaynaklara, korumaya ve fırsatlara erişmenin ana mekanizmasıydı. Müştericilik sadece yolsuzluğun bir ürünü değildi; toplumu ve siyaseti organize etmenin bir yoluydu. Vatandaş, kişisel olmayan kurallara değil, iki farklı durumda kendisine yardımcı olabilecek kişilere (patronlara) başvuruyordu: (a) kurumsal çerçeve yozlaşmış ve giriş engelleri oluşturmuşsa veya (b) kurumsal çerçeve açık ve rekabetçi ise, ancak vatandaş diğerlerine göre gerekli niteliklere veya koşullara sahip değilse.
Yunan devletinin kuruluşundan bu yana, “modernleştirici” elitler, himayeci devletin inşasında ve yöntemlerinin kendi çıkarları için yaygın kullanımı yoluyla meşrulaştırılmasında öncü rol oynamıştır. “Modernleştiriciler” kelimesini tırnak içinde kullanmamın nedeni, gerçek modernleştiricileri kapsamakla birlikte, kendilerini modernleştirici ilan eden ancak ya modernleştirici olmayan ya da olmayı başaramayan çok daha fazla kişiyi de içermesidir. Neredeyse hepsi bu kayırmacılık sistemini yararlı bir araç olarak görmektedir. “Modernleştiricilerden” sık sık, himayeci uygulamaların seçimleri için gerekli olduğu –ki bu da “modernleştirme” programlarının uygulanması için bir ön koşuldur– argümanını duyarsınız. Ancak bu basmakalıp ve zayıf argüman, nihayetinde “modernleştiricilerin” sözde desteklediği kurumların baltalanmasını güçlendirir. Himayeci bir çerçeve içinde gerçekleştirilen herhangi bir modernleşme girişimi başarısızlığa mahkumdur, çünkü tüm girişim kusurludur.
Bu kayırmacılık sistemi, Yunanistan’daki kurumlar nominal olarak modernize edilmiş olsa da, siyasi sistem ve toplum tarafından içselleştirilmediği için varlığını sürdürdü. Ancak kayırmacılık sistemi sadece devletin etkinliğini değil, liberal demokrasi de dahil olmak üzere her türlü yönetim sisteminin meşruiyetini de aşındırır. Vatandaşlar herhangi bir hakka erişimin kişisel tanıdıklara bağlı olduğuna inandığında, kurumlara olan güven çöker. Ve güven olmadan, en iyi resmi kurumlar bile başarısız olur.
Devletin modernleşmeyi ilan ettiği dönemlerde, bu tür uygulamalara hoşgörü göstermek özel bir önem kazanır; çünkü herhangi bir sapma cehalet veya zayıflığa bağlanamaz; bilinçli bir tercih veya en iyi ihtimalle siyasi irade eksikliğini temsil eder. Ve burada kritik soru ortaya çıkıyor: Bir hükümet, bu tür uygulamalara hoşgörü gösterirken veya bunları küçümserken modernleştirici unvanını hak edebilir mi? Modernleşme, söylem veya bireysel reformlar meselesi değildir. Her şeyden önce, tutarlılık meselesidir.
